İstanbul, yalnızca denizleriyle değil; tepeleri, yamaçları, vadileri ve dere yataklarıyla da kendine özgü bir coğrafyaya sahiptir. Ancak bu gerçek göz ardı edilerek yapılan plansız yapılaşma, her şiddetli yağmurda İstanbul halkını aynı çileyle karşı karşıya bırakıyor.
İstanbul düz bir şehir değildir. Tepelerden ve yamaçlardan süzülen yağmur suları, doğal eğim doğrultusunda dere yataklarına ulaşır. Bu yataklar, doğanın binlerce yılda oluşturduğu doğal su yollarıdır. Buralara binalar yapılması, derelerin daraltılması ve üzerlerinin kapatılması, suyun akışını engelleyerek taşkın riskini artırır.
Peki, her yağmurda yolların göle dönüşmesi, evlerin ve iş yerlerinin su altında kalması kader midir? Elbette hayır! Şiddetli yağışları önleyemeyiz ama doğru şehir planlamasıyla zararlarını büyük ölçüde azaltabiliriz.
Asıl sorulması gereken şudur: Dere yataklarına kimler yapılaşma izni verdi? İmar planları hazırlanırken İstanbul’un coğrafi yapısı ve taşkın riskleri yeterince dikkate alındı mı?
Bu soruların cevabı verilmeden, her yağmurun ardından su baskınlarını konuşmak sorunu çözmeyecektir. Belediyeler ve ilgili kurumlar, dere yataklarını korumalı, riskli bölgelerde yeni yapılaşmanın önüne geçmeli ve mevcut altyapıyı bilimsel veriler ışığında güçlendirmelidir.
Unutulmamalıdır ki bu yanlışların bedelini yalnızca binalar değil, bütün şehir öder. Ulaşım aksar, esnaf zarar görür, vatandaşın günlük hayatı felce uğrar.
Doğayla inatlaşarak şehir kurulmaz; doğanın kurallarına uygun şehirler inşa edilir.
İstanbul halkı her yağmur yağdığında aynı korkuyu yaşamak zorunda değildir. Yağmur berekettir; yanlış planlama ve ihmaller onu felakete dönüştürebilir.
Artık yağmurdan sonra suçlu aramak yerine, yağmur gelmeden önce önlem alma zamanıdır. Çünkü dere yataklarını görmezden gelen şehircilik anlayışının bedelini yine İstanbul halkı ödemektedir.









YORUMLAR